İçimizdeki Sızının Adı: Lâle

Batı minicik değerlerinin üzerine bile titreyerek her biri için mitoloji,\r\nhikaye, masal, romanlar yazıp, zaman zaman da çeşitli türden defalarca sinema ve\r\ntiyatro oyunları türetip, nevzuhur tarih ve suni gelenekler oluşturur. Dünyanın\r\nen eski, asil, zeki, hareketli ve bin seneye kadar mutlak dünya hakimiyetini\r\nelinde tutmuş, başından binlerce olay geçmiş, onlarca devlet batırmış, hemen her\r\nkonuda ayakları yere basan kültür; devlet geleneği, mimarî, sanat, günlük hayat\r\nselâm, doğum, ölüm, sohbet, eğlence, komşuluk ilişkileri, evlilik, tasarruf,\r\ntemizlik, dini günler, çevre, yemek, giyim-kuşam… ortaya koymuş, binlerce\r\nönemli adam devlet büyüğü, asker, hukukçu, edebiyatçı, sanatçı ebru, hat, cilt,\r\nmusiki… yetiştirmiş bir milletiz. Ancak bunların çok az bir kısmı bilinemeyen\r\nsebeplerle!, saydığım sanat vasıtalarının hemen büyük çoğunluğu ile, yeni\r\nnesillere ya ulaştırılamadı veya yanlış aksettirildi. Binlerce alt başlık\r\naltında incelenecek büyük kültürümüzün bir parçası da çiçek sevgisi ve\r\nmerakıdır. Hangi milletin tarihinde 12 yankılarıyla 32 yıl süren ve adı bile bir\r\nçiçeğe sonradan verilmiş bir devir; lâle var? Hafızamı yokluyorum da,\r\nİngiltere’de 2 bölge arasında 30 yıl 1455-1485 sürmüş savaşa, adı hiç bir zaman\r\nsavaşla bir araya getirilmeyecek bir çiçeğin adı verilmiş Güller Savaşı…Savaş\r\nilginç, yakalarına sadece, York hanedanın beyaz, lancester hanedanınının ise\r\nkırmızı gül takılıp savaşıldığı için! bu adla anılan ve hanedanlık üzerinde hak\r\niddia etmeye dayanan bu savaş üzerine bile düzinelerce sanat ve edebiyat eseri\r\nsunulmuş milletine.\r\n\r\nSon birkaç 10 yıldır horlanan, dışlanmak istenen, şimdilerde ise artık çok az\r\nbir kısmını kullana geldiğimiz büyük oranda İslâm odaklı kültürümüzün, iki temel\r\nkaynağı, Kuran ve onun canlı tefsiri Hz. Muhammed’in gerek tatbik ettiği,\r\ngerekse söylediği sözler imâ edilse dahi, kesintisiz bin yıl İslâm’ın\r\nbayraktarlığını yapmış milletimiz tarafından, hep baş tacı edilmiş en küçük\r\nayrıntıya bile büyük değer verilerek gündemde tutulmuş, unutturulmamış, en\r\nönemlisi kültüre geçirilerek yaşanmıştır.\r\n\r\nÇiçekleri çok seven ve onları büyük özenle yetiştiren milletimizin,\r\nduygularındaki inceliği ve zarifliği hatta güzele olan tutkunluğunu,\r\nyetiştirdiği çiçeklerde görmek mümkün. Bu tutku, devlet büyüğü-kayıkçısı,\r\nköylü-şehirlisi, fakir-zengini ile milletimizin genelinde görülür. Ayrıca bu\r\nsevgi; ev, bahçe, sokak, semt, mani, türkü, şarkılara ve çok çeşitli sanat\r\neserlerine yansır, insanlara isim olarak konur. İşte o ince ruhlu Türk’ün bu\r\nbağlamda çok değer verdiği ve sayısı 10’u bulmayan süs bitkisinin arasında iki\r\nçiçek devamlı ilk iki sırayı paylaşmış: Bunlardan biri gül ki ona hep, Hz.\r\nMuhammed’in bir Remzi, en sevdiği çiçek, terinin kokusu olduğu inancıyla ilahi\r\ngüzellik ve ihtişamı en güzel şekilde yansıtan çiçek olarak bakılmış, gül\r\ngörüldüğünde, ele alındığında, koklanırken, sağ el, kalbin üzerine konup gül\r\nbağlamında, aslında Peygamberine ihtiramını yüzyıllarca salavatla tamamlayarak\r\nbelirtmiştir.\r\n\r\nİkinci saygı duyulan çiçek ise; şair Remzi Pala değil’nin\r\n\r\nlâleye Pîri sabâdan bu nefes şimdi degül\r\n\r\nEzelîdür bu hevâ vü heves şimdi degül\r\n\r\ndediği, arapça yazılışı; Allah’ın büyüklük, ululuk, azamet, sertlik, öfke ve\r\nsaygınlık anlamlarını içeren sıfatlarının hepsini kapsayan celâl isminin\r\nharflerine benzemesinden, yâni Allah kelimesindeki Elif ve lâm harflerinin lâle\r\nkelimesinde bulunması, her ikisinin ebced hesabıyla 66 sayısını vermesi, yine\r\nlâledeki arapça 3 harf lamelif, lâm ve he ile Osmanlı Devleti’nin amblemi olan\r\nhilâl ay kelimesinin yazılması, ayrıca lâle; bir kök, sap ve çiçekten oluşup,\r\ntevhidi remzetmesinden dolayı cevâhirî huruf harflerin cevheri veya şiirle dile\r\ngetirilerek\r\n\r\nYokdur bu âb u tâb ne mihr ü ne jâle çiğ de\r\n\r\nizhârı kudret eylemiş Allah bu lâlede\r\n\r\ndenilmiş. Zaman zaman gül ile boy ölçüşür şekilde, onun kullanıldığı yerlerde\r\nmimarî, çini, ahşap, Kuran, minyatür, ebru, halı, kumaşda tezyinat malzemesi\r\nolurken edebiyatçı ve mutasavvıflar onu şiir, kaside, naat ve münacaatlara\r\ntaşımışlardır. Bazen daha fazlasında kullanılmış, itina ile yetiştirilerek yeni\r\ntürler elde edilmiş, belli dönemlerde değeri çok fazla artarak çiçeklerin\r\nşahının gül tahtını sallamıştır. Bugün sadece İstanbul’da Piyale Paşa, Hekimoğlu\r\nAli Paşa, Rüstem Paşa, Hadım Ali-İbrahim Paşalar, Mehmet Ağa Camileri ile Haseki\r\nHurrem, Şehzade Mehmet türbeleri gibi çeşitli tarihi eserlerde, 200 çeşit nefis\r\nlâle motifini görüyoruz. Bu motiflerin belki de en anlamlısı Edirne’deki\r\nSelimiye Camii’nin müezzin mahfili kenarındaki mermer sütunların birinde yıllar\r\nönce gördüğüm, kabartma ters lâle motifidir ki rivayet muhtelif olmakla\r\nbirlikte, akla en yatkın rivayet; cami yapılırken, alanda evi bulunan bir\r\nkişinin, uzunca uğraşlardan sonra yıkıma müsaade etmesi, dolayısıyla da onun\r\naksiliğinin böylece belirtilmesidir. O zaman, tarihte bu çiçekle özdeşleşmiş bir\r\ndevire adını veren milletin âmâ bir ferdi de böyle bir motif çizebilir diye\r\ndüşünmüştüm.\r\n1734 yılında Revan seferi sırasında ölen Türk veziri ve şairi aynı zamanda\r\nhattat ve divani yazının ustalarından İzzet Ali Paşa’nın, Süleymaniye\r\nKütüphanesi’nde bulunan, Sultan Ahmed’e yazdığı lâle redifli kasidenin gazel\r\nkısmında,\r\n\r\nMazhar-ı İsm-i Celâl olmasa hakkâ lâle\r\n\r\nBulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle\r\n\r\nbeyiti, milletimizin niçin bu çiçeğe fazlasıyla ihtiram gösterdiğinin sanki\r\nözeti.\r\n\r\nLâlenin, Cengizhan’ın 1155-1227 Orta Asya’dan batıya seferiyle Anadolu’ya\r\ngeldiği, böylece Anadolu’daki Türkler tarafından tanındığı tahmin edilmekte ve\r\n10. Selçuklu hükümdarı Alâadin Keykubat’ın 1192-1237 Konya’daki saray\r\nbahçelerinin düzenlenmesinde bolca kullandığı, Vakıfnâmelerin tetkikinden şüphe\r\nbırakmayacak şekilde anlaşılmıştır. Bir kültür öğesinin geçmiş uygarlıklarda\r\nkullanılıp, kullanılmadığı, onların para, abide ve eşyalarına bakılarak\r\nanlaşılır. Roma ve Bizans dönemlerinde böyle bir şeye rastlanmamıştır.\r\n\r\nLâle’yi dünyada ilk defa şiirlerinde kullanan kişi Hz. Mevlânâ 1207-73 olmuştur.\r\n\r\nRubailerinde\r\n\r\n“Bir göz ki, bakışı o güle ve lâleye dönmüştür”\r\n\r\n“Can, hep o lâle bahçesinden söz açmaktadır”\r\n\r\n“Ey lâle gel de sen yanağımdan renk al” der.\r\n\r\nİstanbul’un fethinden sonra şehir imar edilirken bizzat Fatih’in emri ile\r\nyeniden düzenlenen bahçeler lâlelerle süslenmiş, Bu gelenek, batılının muhteşem\r\nTürk dediği Kanûni zamanında, yine muhteşem bir şekilde devam ettirilmiştir.\r\nLâle hakkında bilgi veren batılı yazarların ilki, Fransız Hekim P.Belon, 1546\r\nyılında çıktığı araştırma gezisinde İstanbul’da kalmış, lâleden kırmızı zambak\r\nolarak behsetmiştir. Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul’daki elçisi Busbek\r\n1522-92 1554 yılında İstanbul-Edirne arasındaki bahçelerde, o tarihlerde\r\nAvrupa’da hiç tanınmayan bu bitkiyi görür. 2 yıl sonra soğan ve tohumlarını\r\nmemleketine götürerek imparatoruna takdim eder. Kısa sürede üretilerek saray\r\nbahçelerini süsleyen lâleyi, İsviçreli botanikçi C. Gesner, 1516-65 1559 yılında\r\nAugsburg’da bir bahçede görür ve 1560’da yazdığı kitapta bu çiçekten bahseder T.\r\nTurcarum -Türk lâlesi- adı verilip ilk defa yurt dışına çıkarılan bu türe, T.\r\nGesnerium ismini verip bahçe formlarının kökenini oluşturur ve ilmi bakımından\r\nAvrupa’da tanınmasına yol açar. Bundan sonra lâle, 1582’de İngiltere, 1607’de\r\nFransa’ya yayılır. Ama asıl Avrupa’da ticari bir meta haline gelmesi Hollanda\r\nLeiden Üniversitesi Profesörü C. Clusuis sayesiyledir 1591. Bu zat lâleyi geniş\r\nmikyasta üretip, yeni çeşitler elde etmiştir. Millî bir kriz nedeniyle lâle\r\nsoğanlarının teminindeki güçlük ve inanılmaz fiyat artışları bu tarihlere\r\nrastlar. Bu kişi 1601’de yayınladığı kitabında İstanbul da 2 çeşit lâle’den\r\nbahseder, Kefe Kırımın güneyindeki bir bölgeden 16. ve 17. yy’da getirilen bu\r\nlâleden Evliya Çelebi, seyahatnamesinde bahseder ve Kavala.\r\n\r\nSüs bitkileri, dünyada pekçok ülkenin millî sembolüdür; zambak; eski Fransa,\r\ndeve dikeni; İngiltere Ana Britanica Ansiklopedisi’nin üzerindeki yabani çiçek,\r\nçınar yapraklı akçaağaç; Kanada, sedir ağacı; Lübnan bayraklarını süsler.\r\n\r\nTürk ve Türkiye ise asırlar boyu hep lâle ile anılmış. Dikkatinizi çektimi\r\nbilmem, 2002 yılı başından itibaren Eskişehir yolu üzerindeki Turizm Bakanlığı\r\ngirişinde 3 sembol durmakta. Türkiye’yi tanıtma bağlamında seçilen karşılıklı, 2\r\nadet 2×3 m’lik renkli ve ışıklı panonun birine, 12. yy’da Bizans hükümdarı\r\nManuel Komnenos tarafından yaptırılan Kız Kulesi, diğerine ise doğu Hıristiyan\r\nkiliselerini süsleyen, muhtemelen İstanbul’daki bir kiliseden alınmış havari\r\nİkon’u girişte size merhaba derken, üçüncüsü ise 20 metrelik beton yolun sonunda\r\nBakanlık duvarına asılı, uzunluğu bir metre kadar olan genelde geceleleri belli,\r\nbelirsiz seçilebilen, ışıklı 16. yy’dan lâle motifi!… Osmanlı’nın 1714 yılında\r\nVenedik’le, 2 yıl sonrasında Avusturya ile kapışmalara son veren 21 Temmuz 1718\r\ntarihli Pasarofça Antlaşması ile, 1730 yılında padişah 3. Ahmed’in tahttan\r\nindirilmesi, Damat İbrahim Paşa’nın öldürülmesi ve devrin önemli şâiri Nedim’in\r\nbir rivayete göre öldürülmesi ölümüyle biten, 3. Ahmed’in 1703-30 ikinci\r\nsaltanat devresine, Yahya Kemal Beyatlı tarafından, meşrutiyetten sonra verilen\r\nadla anılan ve tarihi sevdiren adam Ahmet Refik’in aynı yıllarda dönemi anlatan,\r\n1908’de İkdâm Gazetesi’nde 9 bölüm halinde tefrika edilip, 1912’de\r\nkitaplaştırılan bu devir için yaşandığı devirden 200 yıl sonra Lâle Devri deyimi\r\nilk defa kullanılmış, tarih literatürüne böylece yerleşmiş, batılılarca da\r\nbenimsenmiştir. Bu kitap sadeleştirilerek 1973 yılında 2. defa basılmış,\r\nşimdilerde ise Timaş yayınları arasında yeni baskıları bulunmakta.\r\n\r\nEsasında Lâle Devri; 15. asırda Fatih Sultan Mehmed’in batıda yeni bir\r\nmedeniyetin başladığını görüp, bundan istifade etme zihniyetinden sonra,\r\nimparatorluğun kendi idrakiyle Avrupa medeniyetinden faydalanmayı bir ihtiyaç\r\nhalinde hissettiği devirdir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın imparatorluk\r\ndahilinde Pasarofça Antlaşması’nın sağladığı barış sürecinden de istifade\r\nederek, bir sulh ve sükûn devri açıp, devletin iç bünyesinde yenilikler yapmak,\r\nimar faaliyetlerinde bulunmak gibi uzak görüşlü bir idareci anlayışına dayanan;\r\nkâğıt fabrikası açmak, matbaa kurmak, matbaacılığı yaygınlaştırmak gibi geç\r\nkalmış kültür ve kalkınma hamlelerinin yanısıra, İstanbul’a saray, konak, köşk,\r\ncami, medrese yaptırarak, imar faaliyetlerinden doğacak medeni zevkin gelişmesi\r\nde amaçlanmıştı. Bu devirde aşırı bir lâle merak ve modası da her yanı sarmış,\r\nçılgınlık derecesinde bir saltanat gözlemlenmiştir. Milletimizin huyu, birşeyi\r\nbenimseye görsün abartı sonsuz. Padişahından kayıkçısına herkes bu çiçeğe önem\r\nveriyor. Güzel sanatlarla meşgûl oluyor, geziyor, dinliyor, okuyor,\r\nseyrediyordu. İstanbul bu haliyle klasik Şah Abbas dönemi isfahanını geride\r\nbırakmış, Avrupada ise, Regence devrinin Paris ve Versailesi’ndeki ihtişamdan\r\ngeri kalmıyordu. Bütün bunlarla Osmanlı; bir bakıma, çoktan geride bıraktığı\r\nihtişamlı klasik devrini yakalamaya çalışıyordu. Yönetime bu zevk ve eğlence\r\nhayatı ile bir bakıma, ihtilâl ve savaşlardan bıkan İstanbul halkını ve\r\nİstanbulu taklit eden diğer şehirleri bunlarla oyalayarak, yapılacak Avrupai\r\nyenilikleri, bir kısım halkın taasubunu tahrik etmeden gerçekleştirmek gibi iç\r\nsiyaset de güdülüyordu. Devlet hizmetinde bulunanların çoğunluğu toplantılarını\r\ngece gündüz zevk ve eğlence, çalıp söylemeyle süslemişti. Şairlerden Abdi, bu\r\nhavaya öyle kaptırmıştı ki kendini Osmanlı ülkesi değil harap olmak, 4 yanını\r\ndüşman alacak hale gelse biz zevkimizde olalım derken, devrin baş şairi Nedim,\r\nsavaş dönemi geçti, şimdi eğlence ve içki toplantıları dönemidir veya gülelim\r\neğlenelim kâm zevk alalım dünyadan diyordu. Nasıl! bugünkü halimize benziyor mu?\r\nDevrin bir diğer özelliği de başını, şairlerin reisi; Osman Zâde Taib’in\r\nçektiği, dilde sadeleşme akımıdır. Doğal çiçek ve meyve motifleriyle devrin\r\nözelliğinin aksettirildiği Topkapı Sarayı’ndaki yemiş odası, lâle devrinin ilk\r\neseri olup, Üsküdar’daki 3. Ahmet Çeşmesi dönemin en güzel yapıtı, 3. Ahmed\r\nKütüphanesi, Arap Kapı Çeşmesi, Damat İbrahim Paşa külliyesi sebil ve çeşmeleri\r\ndevrin özelliklerini belirtir yapıları oluşturuyordu. Dikkate değer bir dinlenme\r\ndevri yaratmaya çalışan İbrahim Paşa’nın ki 110 yıl sonrasının tanzimat\r\nfermanına göre daha elverişli şartlarda oluşmuştu gayretine en büyük ket; yine\r\nbir Türk kökenli İran Şahı Nadirşah Avşar’ın 1723’ de başlattığı savaşla\r\nvuruldu. Savaştan, önceleri etkilenilmediyse de 1730 yılında savaşın boyutları\r\nbüyüyerek, bütün şiddetiyle hissedildi. Harplere çoktandır ordu başında\r\nkatılmayan padişah ve sadrazamın katılacağı söylense de, bu gerçekleşmedi.\r\nBeklenen bir ihtilal için zemin oluştu. Yanlış olarak hamam tellağı olarak\r\nvasıflandırılan, sadece ortak olduğu hamamdan gelir elde eden, Arnavut asıllı\r\nbir levend, Patronalı Halil tarafından 1730 yılında gerçekleştirilen ihtilalle,\r\ndevire son nokta kondu. Esasında devir yankılarıyla 1750 yılına kadar devam\r\netmiş, bundan sonra da lâleye karşı millet olarak sevgimiz eksilmiştir.\r\n\r\nİlim dili latince ve belli başlı batı dillerindeki kullanımı, dilimizde sarık,\r\nkülah ve de hani şu uğrunda fırtınalar koparılan türban manalarına gelen Tulipa\r\nolup, kelimenin Tülbend kelimesinin Fransızca’ya adaptasyonundan geldiği\r\netimolojik olarak ifade edilir. Arap, İranlı ve Yunanlılar ise, kullandığımız\r\nşekle bir harf ekleyerek lales şeklinde kullanırlar. Kullandığımız şekliyle ise\r\nkelime: Toroslar, Doğu Anadolu ve İranda pek çok bulunan yabani lâlelerin büyük\r\nbir kısmının rengi olan, mercan kırmızısı anlamına gelen lâl kelimesinden\r\ndevşirilmiş. lâle: halk arasında yanlış olarak lâle ile ilgisi olmayan Eşek,\r\nGirit, Dağ, Manisa, Zağra, Ters, Bitlis, Taş lâleleri ile gelincik, şakayık ve\r\nlâle ağacı gibi bazı çiçekler için de kullanılmıştır.\r\n\r\nÇiçekleri parlak, renk çeşitliliği bakımından sadece gül ile yarışabilecek\r\nzenginliğe sahip tam siyah ki bitkilerde mümkün olmayan bu tek renk hariç gök\r\nkuşağındaki bütün renk ve nüansları ile serileriverir gözlerönüne. Lâle aşığı\r\nFransız yazarı Aleksandr Dumas’ın 1802-70, 1850 yılında yazdığı, la Tulipe Noire\r\nSiyah Lâle adlı kitapta; siyah lâle yetiştirmek isteyen, kahramanları gerçek\r\nhayattan seçilmiş 2 kişi arasındaki inanılmaz olaylar anlatılır. Dünyada 100’\r\nden fazla, ülkemizde doğal olarak 14 türü, mutasyon ve melezlemeyle elde edilen\r\n8000’den fazla kültür çeşidi bulunan ve sayıları her geçen gün artan lâlenin,\r\nsadece 20 kadarı ticari değere sahiptir. En büyük lâle ihracatçısı Hollanda’da\r\nüretim alanlarının yüzde 70’i bu 20 çeşide ayrılmıştır. Tabiatta bulunan yabani\r\nlâlenin çiçeği yalın kattır. Tabii olarak mevcut olmayan katmerli lâlelerle,\r\npapağan tipindeki lâleler, diğer bahçe lâleleri gibi, yabani lâleden elde\r\nedilmiştir. Şekil olarak; kozalak, çan, papağan, nadiren nilüfer ve yılbaşı\r\nçiçeklerine benzer çiçekleri bulunan lâlenin, çiçek büyüklüklerine gelince,\r\ngenişliği 20 cm olan kırmızı lâleler olduğu gibi, dışı beyaz içi sarı, çok küçük\r\nçiçeğin, bir sap üzerinde olduğu türlerde vardır.\r\n\r\nGenel olarak soğanı yılda bir defa çiçek açıp sap üzerinde tek bir çiçek\r\nbulundurmakla birlikte; yabani lâlelerden 3 çeşitte sapta 2-9, bahçe lâlelerinin\r\nyalın kat geç açan kırmızı ve beyaz çeşitlerinde bir sap üzerinde bir çok,\r\nkuvvetli topraklarda yetiştirilen bazı bahçe lâle türlerinde ise arızi şeklinde\r\nbir sap üzerinde yine bir çok çiçek verirler.\r\n\r\nÇok çeşitli renkleri olsa da, lâlelerin bir kısmında, 2-3 rengin muhtelif\r\nkarışımları görülür. Bukalemun denilen çeşitlerde ise renkler, beyaz-kremden\r\nzamanla pembeye dönüşür. Tıpkı arızi şekilde bir sap üzerinde bir çok çiçek açan\r\nlâleler gibi… Lâleler çiçek sap uzunlukları bakımından ise; tatlı leylak\r\nrenkli ve çok büyük çiçekli kültür formlarında 90 cm’e ulaştığı gibi, yabani\r\nlâlelerden koyu pembe renkte küçük çiçekli bir çeşitte, uzunluk 7-8 cm kadar\r\nolmakla birlikte, genelde uzun saplıdırlar. Zambakgillerden soğanlı ve otsu bir\r\nçiçek olan lâle bilinen 3 türlü soğan; katı yumru, pullu, adi, hakiki, zarlı\r\nsınıfından, herkesin çok iyi bildiği yediğimiz soğan, sümbül, sim’in dahil\r\nolduğu adi soğan sınıfına girmesine rağmen onlardan simetrik olmaması ile\r\nayrılır. Soğanın dışı, koruyucu kabuk denilen esmer renktte ince bir zar ile\r\nkaplıdır. Kabuğun iç kısmı seyrek tüylü ve çıplaktır. Bu özellik lâle türlerini\r\nayırmada kullanılan en önemli ayıraçtır. Lâle soğanı; içinde kök, yapraklar,\r\nsap, çiçek ve gelecek senenin soğan taslakları bulunan küçülmüş bir bitki\r\ngibidir. Olgunlaşmış bir lâle soğanı uçtan kök tablasına doğru tam olarak\r\nortadan kesilirse bunlar açıkça görülür. Soğan büyüklükleri, türlere göre\r\ndeğişmekle birlikte, tam gelişmiş en iri soğan çevresi 12 cm’i biraz geçer.\r\nAğırlıklarına gelince, iri soğanlar 46 gr, orta irilikte 14 gr küçük yavru\r\nsoğanlar 7 gr gelmektedir. Soğuktan pek etkilenmeyen, seyrek olarak hastalanan,\r\nhastalansa da fazla zarar görmeyen bir yapıya sahiptir. Peyzajda aranan özellik\r\nolan çiçeklenme tarihleri bakımından; erken orta ve geçci olarak ayrılırsa da\r\nbaşlıca unsurları; ömürlerinin kısa 1 ay, çok nadir bulunan 2 yabani tür; sarı\r\nçiçekli T.silvestris ile bronz renkli T.persica’nın güzel kokulu olması dışında\r\nbelirgin kokularının bulunmamasıdır.\r\n\r\nLâleye adeta aşık olan milletimiz, bu çok sevdiği çiçeğin adını, bazen tek,\r\nbazende gül ile karışık olarak, sevdiği her şeye cömertçe vermiş; 16 yy’da\r\nçevrede yaşayan ve lâle yetiştiren lâleli dededen derviş aparma lâleli semtine,\r\nyine bu semtte 1763 yılında 3. Mustafa tarafından yaptırılan zarif lâleli\r\ncamiine, Sadettin Arel tarafından bulunup lâle-Gül ismiyle Türk musikisine\r\nkazandırılan birleşik bir makama (17. yy da kullanılmış yine bir birleşik makama\r\nda, lâle ruh denmiş), lâle adları, özellikleri yetiştirme yöntemi ve satış\r\nfiyatlarına ilişkin lâlename isimli kitaplar yayınlanmış, lâlenin konulduğu\r\naltın, gümüş, seramik veya camdan yapılan lâlelik ya da lâledanlar zamanın\r\nnadide sanat eserleri olmuş, ağaçtan meyve koparmak için kullanılan 3-4 çatallı\r\nsırığa, eskiden esir veya ağır suçluların boynuna geçirilen demir halkaya,\r\ndenizcilikte filika dümeninin çıkmaması için kullanılan halata lâle halatı, eski\r\ntoplarda, top ağzı ile bilezikteki pime kadar olan bölüme, yine Ankara’da bir\r\nsemte lâlegül, çocuklara isim olarak verilmiştir. Divan edebiyatında şarap\r\nkadehi ve aşığın göğsündeki yara sızısının ismi, hep lâle olmuş. Mehmet Turan\r\nYarar’ın ve Oğuz Şenler’in bestelediği lâleler el pençe nergisler uşak boydan\r\nboya Isfahan, devrin hemen her yerinde büyük rol oynayan şair Nedim’in herkesce\r\nezbere bilinen Lâle Devrini en güzel aksettiren 8 mısralık\r\n\r\nErişdi Nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen\r\n\r\nÇerağan vakti geldi lâle zarın didesi ruşen\r\n\r\nŞiirinin, Arif Sami Toker tarafından Nihavend makamında bestelenen şarkıları ile\r\nMahmut Nedim Güntel’in yazdığı ve rahmetli meslektaşımız İsmail Baha Sürelsan’ın\r\nNeveser, Teoman Alpay’ın Buselik makamlarında besteledikleri lâleler her yıl\r\naçar bak mesti naz hep uykuda şarkılarını da muhakkak bir yerlerde bulup\r\ndinleyin, benden hatırlatması.\r\nLâle devrinde sayısı binlerle ifade edilen şiirlerden başka, bu çiçek için Gonce-i\r\nlâlezar-ı bağı kadim ve Esmâ-ı lâle ve zerrin gibi başlı başına lâleden bahseden\r\nkitaplar da yazılmıştır. Lâle dönemi çiçekçibaşısının, çiçeklerin terazisi\r\nMizânül Ezhar isimli eserinin 1. bölümünde, bir lâle çeşidinin değerli\r\nolabilmesi için muhtaç olduğu 20 güzel özellik verilmiştir. Münir Aktepe’nin\r\n1952-54 yıllarında yayınladığı eserin, Osmanlı dönemi lâle çeşit isimleri,\r\nözellikleri, yetiştiricileri özgeçmişleri ve lâle soğanlarının satış fiyatları\r\nyönünden, önemli bir araştırma olduğunu burada tersim edelim.Sadabat ve lâle\r\nsafaları hakkında meydana getirilen eserlerin sayısı ise oldukça kabarık.\r\n\r\nŞairler lâlenin her anını inceleyip şiirler yazmıştır. Meselâ; çiçeklerin 6 eşit\r\ntaç yaprağının oluşu, taç yaprakların müstakil ve uç taraflarının birbirinden\r\nayrık, kokusuz, çiçek ağzının açık ve ortasının boş, içinde siyah benek, kök\r\nkısmında yeşil yaprağının oluşu: Bazen şiirlerde, Lâle-bahar mevsimi;\r\nlâle-hazan, lâle-saba, lâle-jâle arasında ilgi kurulur… ve de lâle; şekil\r\nolarak taç kadeh, sürahi sebû (testi), hokka, külah, kâse, maşraba, micmer,\r\nküpe, gürz, sapan, baston, gamze, parmak, kılıç, hançer, muşamma, mecnûn, ferhad,\r\nşahid, sâki, mevlevi, sancak beyi, kalender asker, melek, hizmetkâr, bostancı…\r\nsayısı 74 olan ve sevilebilecek herşeye benzetilir. (Klâsik Türk Şiirinde lâle,\r\nAhmet Kartal Akçağ Yay. 1998)\r\n\r\nLâleye bir çok güzel isim takılarak şiir yazılsa da en çok, lâle genel ismiyle\r\nşiir yazanlar arasında devrin şeyhülislamları da bulunmakta. Lâle renklerinden\r\nen çok; kırmızı ile birlikte aynı mânâ’ya gelen al, hamrâ, sürh, ahmer, lâl,\r\nlâlin, kızıl gibi kelimeler ve mavi kebûd, açık sarı kibriti, lâle-i zerd,\r\nDûhâni siyah, leylâki mor, sefid beyaz, açık mavi, turuncu, laciverd şairlerin\r\ndilinden düşmemiştir.\r\n\r\nKânuni 1495-1566 döneminde, İstanbul’da yetiştirilen ve köken olarak kefeden\r\ngetirilmiş, uçları sivri, ince ve uzun, çiçekleri bademe benzeyen İstanbul veya\r\nOsmanlı lâlesi bulunmaktadır. Bu çeşidi ilk ıslah eden de devrin şeyhûlislamı\r\nEbusuuddur. Elde edilen bu ilk lâle çeşidine cennet nuru Nur-ı Adn ismi\r\nverilmiştir. 200 civarında çeşiti bulunan İstanbul lâlesi, lâle devrinin sona\r\nermesiyle önemini kaybetmiş ve 1750’lerden itibaren tamamen yok olmuştur.\r\n\r\nBütün bu bilgileri; kitap biriktirmede üstadım Ali Emiri Efendi kütüphanesinde\r\nbulunan yazma eserlerden; Cerrahpaşa Cami imamı Mehmet bin Ahmet Ubeydi\r\nEfendi’ye ait 1699 200 kadar çiçek yetiştiricisi (Şukûfeci) kayıtlı ve Tabib\r\nMehmet Aşki’nin 1779 tarihli eserlerinden öğreniyoruz.\r\n\r\nTabidirki lâleye bu kadar önemin verildiği bir devirde çiçekçilikle ilgili\r\nmeselelerin çoğalması, uzmanlardan oluşan bir kurulun kurulmasını gerektirmiş.\r\nSultan İbrahim 1615-48’in emriyle, Sarı Abdullah Efendi isimli bir zat,\r\nçiçekçibaşı Ser Şükûfe olarak görevlendirilmiştir. 4. Mehmed 1641-92 döneminde\r\nde bir Çiçek Akademisi Encümen-i Daniş kurulmuştur. Burada yeni çeşitler\r\nincelenmiş, isimlendirilmiş, çiçeklerin özellikleri, soğanın sahibi\r\nkaydedilmiştir. Zaten Osmanlı’nın uzun süre ayakta kalması hep bu kayıt\r\nsistemine bağlıdır. Hakim olduğu yerlerdeki cadde sokak, ev ve nüfus, arazi\r\nvarlıkları hepsi ayrıntılarıyla kayıtlanmıştır. Elime en son geçen 2000 yılında\r\nbasılan Yabanabad (Kızılcahamam) kitabı. Okudukça inanamadım. Her şey kayıtlı…\r\nNeyse bu çok uzun konuyu başka bir makalede anlatırım…\r\n\r\nOsmanlı’da lâle çeşitlerine verilen isimler, genelde Arapça ve Farsça olmakla\r\nbirlikte Cüce moru, Sahipkıran, Narçiçeği, Pabuçcu, Altınsarısı, İbrahim Bey\r\nAlı, Aşçımoru, Gülcübaşı, Kızılbıyıklı, Keresteci, Pençe, Erikdibi, kalaycı\r\nBeyazı gibi Türkçe isimlerde verilmiştir.\r\n\r\n1600’ lü yılların sonunda lâleye olan ilginin olağanüstü şekilde artması ve buna\r\nbazen, ünlü lâle soğanlarını elde etme isteği eklenince, bazı lâle soğanlarının\r\nfiyatları aşırı yükselmiştir. Aşırı fiyat artışını önlemek için 1725 yılında\r\nlâlelerin fiyatını tesbit eden bir liste narh defteri hazırlanmıştır. 28 Haziran\r\n1726 tarihli defterde 239 lâle’nin ismi kayıtlıdır. En yüksek fiyat; 50\r\nkuruş-7.5 Cumhuriyet altını ile Nîze-i Rummânî Lâle Mızrağı isimli lâle soğanı\r\niçin tesbit edilmiştir. Ağustos 1727 tarihli 2. listede 306 lâle ismi geçmekte,\r\nbu listede en yüksek fiyat yine, lâle mızrağı 200 krş ile birinci, sahipkıran\r\n150 krş, Gülriz 100 krş ile ikinci ve üçüncü sıralara yerleşmiştir. 1725 yılında\r\nyazıldığı sanılan, Lâle Mecmuasından da biraz bahsetmeden olmaz.\r\n\r\nBu mecmuada isimleriyle birlikte 50 kadar, İstanbul lâlesi çeşidi, renkli\r\nresimli olarak verilmiş, mecmuada bulunan resimler hayal mahsulû olmayıp\r\nİstanbul lâlesinin gerçek görüntüleridir.\r\n\r\nKitap, şimdi Belçikalı Robert de Belder isimli kolleksiyoncunun kitaplığında\r\nbulunmakta. Dünyada tek olan mecmuanın esas sahibi, merhum Ekrem Hakkı Ayverdi\r\n1899-1984’dir. Bu değerli kitap, üstadın muhtemelen Osmanlı mimarisine dair, 4\r\nbüyük cilt tutan eserini bastırabilmek için gerekli mâli kaynağı sağlamak üzere,\r\nkolleksiyonundaki diğer bazı kıymetli yazmalarla birlikte, 1960’lı yıllarda\r\nelden çıkarttığı tahmin edilmekte (İstanbul lâlesi, Prof.Turan Baytop Kültür\r\nBak.Yay.1998). Bu kitaplar İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından da yayınlanmış,\r\nbilhassa, Türkiye dışı Osmanlı mimarisini kapsayan eserler serisidir. 1984\r\nyılında bir kitapçı dostumdan ödünç alarak okumuştum. Bulabilirseniz tavsiye\r\nederim.\r\n\r\nZaten Avrupalıyı bu çeşitler mest etmiş ve Avrupa’da 1620-35 arasında yaşanan\r\nyani lâle Devri’nden bir asır önce Tulipomania lâle çılgınlığı modasına sebep\r\nolmuş, lâle fiyatları olağanüstü fiyatlara fırlamış, kadınlar en değerli\r\nmücevherler yerine, boyunlarına lâleleri asmışlardır. Son zamanlarda, batı\r\nkaynaklı lâle çılgınlığı kitapları vitrinlerimizi süslemeye başladı bunlardan\r\nMike Dash’ın yazdığını kitapların dünyasında tanıtmıştım. Şimdilerde Anna\r\nPavord’un İngiliz aynı başlıkta yazdığı, İngiltere’de aylardır en çok satanlar\r\nlistesinde. Lâle çılgınlığı kitaplarının esas kaynağı; 19. yy’da yaşamış Charles\r\nmackay’ın İskoç gazeteci “Halk Arasındaki Olağanüstü Hezeyanlar ve kitlesel\r\nçılgınlıklar” Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds adlı\r\nkitabıdır. Lâle çılgınlığının klâsik anlatısı olan bu eser, 1841’de\r\nyayınlanmıştır. Çok çeşitli konulara değinen ve 16 bölümden oluşan 725 sayfalık\r\nkitapta lâle çılgınlığına ayrılan bölüm, sadece 8 sayfadır. Çok sayıda yazar bu\r\n8 sayfayı hayalinde genişleterek çeşit çeşit lale çılgınlıkları yazmış…\r\nŞimdilerde ise Avrupa’da geliştirilen, Osmanlı lâlesine çok benzeyen 2 tür ile\r\nbahçeler tekrar süslenmeye başlamıştır.\r\n\r\nLâlenin Türkiye’den Hollanda’ya gidişinin 400. yılı dolayısıyla 18-24 Mayıs 1994\r\nyılında, Kanada’nın başkenti Ottawa’da yapılan lâle festivalinin ana teması\r\nlâlenin anavatanı Türkiye’ye övgü idi. Her yıl yüzbinlerce turistin akın ettiği\r\nbu festival, 1951 yılından itibaren kutlanmakta. Yurdumuzda 19. yy başlarında\r\nbaroklaştırılıp başka biçimde sitilize edilen lâle motifi, bu tarihten sonra\r\nönem verilmeyerek unutulmuş, ancak 1956 yılında İstanbul Belediyesinin aldığı\r\nbir kararla tekrar eski önemini kazanmaya başlamıştır. 1959 yılından itibaren\r\nEmirgânda, 1970’li yıllardan itibaren Ankara-Sincan ve yurdun çok çeşitli\r\nyerlerinde düzenlenen festivallerle bu çiçeğe gerekli ilgi tekrar sağlanmaya\r\nçalışılmaktadır. Yabancılar tarafından lâlenin yurdumuzda ilk görüldüğü yer olan\r\nSilivri’de de 400 yıldır bu bitki üretilmekte, son yıllarda ise Hollanda’nın\r\nortak olduğu üretim, yine bu ülke tarafından ithâl edilmektedir.\r\n\r\nMerhum Prof. İ.Hakkı Baltacıoğlu’nun da değindiği gibi lâle iddiasızdır,\r\nsadedir, derinlikleri son derece ahenkli, renkleri hep kendine göre baygındır.\r\nYazımızın başında değindiğimiz gibi onlarca defa batırıp tekrar dirilttiğimiz\r\nTürk devletlerine benzetirim lâleyi, tıpkı efsanedeki Anka kuşu gibi, tekrar\r\nkendi küllerinden doğar, belki de onun için demiştir büyük eğitimci, lâle\r\nTürk’dür diye. Bilirsiniz lâle, çiçeğini verdikten sonra toprak üstü kısımları\r\nher yıl kurur, toprak altındaki yumru ise bir dahaki bahara, tekrar dirilip\r\nyaprak ve çiçek vermek için hazırlanır. Bu haliylede, ahireti en çok tedai\r\nettiren çiçektir lâle.. Gömülünülen yerden, kalk emrine, hesap için uyandırılan\r\nmeyyit gibi… Her ne kadar şair,\r\n\r\nBir mevsim-i baharına geldik ki âlemin\r\n\r\nBülbül hamûş havz teh-i gülistan harâp\r\n\r\nAlemin lâlesiz öyle bir baharına rastgeldik ki, bülbül susmuş, havuz boş ve\r\nbahçeler perişandır. dese de bin yıl önce lâle olarak isim koyduğumuz, bir yolla\r\nAvrupaya gidip Tulip olan ve Kardinal, Düşes, Grandük gibi isimler alan bu\r\nnadide çiçek, son zamanlardaki yoğun gayretlerle aslına tekrar dönüp Kurt’dan\r\nsonra millî ritüelimiz olup, kendisiyle birlikte, her yönden ülkemizin gerçek\r\nkurtuluşunun sembolü olabilecek mi? Çeşitli aymazlıklarla talan ettirdiğimiz\r\nülkemiz ve terkettiğimiz değerlerimiz için son sözü şair Ahmet Haşim’e\r\nveriyorum.\r\n\r\nBize bir zevk-i tahattur kaldı\r\n\r\nBu sönen gölgelenen dünyada\r\n\r\ndoğru söze ne denir ki…\r\n\r\nOğuz TUNA\r\n\r\nZiraat Yüksek Mühendisi Yayın Dairesi Başkanlığı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir