İçimizdeki Sızının Adı: Lâle

Batı minicik değerlerinin üzerine bile titreyerek her biri için mitoloji,  hikâye, masal, romanlar yazıp, zaman zaman da çeşitli türden defalarca sinema ve tiyatro oyunları türetip, nevzuhur tarih ve suni gelenekler oluşturur. Dünyanın en eski, asil, zeki, hareketli ve bin seneye kadar mutlak dünya hâkimiyetini elinde tutmuş, başından binlerce olay geçmiş, onlarca devlet batırmış, hemen her konuda ayakları yere basan kültür; devlet geleneği, mimarî, sanat, günlük hayat selâm, doğum, ölüm, sohbet, eğlence, komşuluk ilişkileri, evlilik, tasarruf, temizlik, dini günler, çevre, yemek, giyim-kuşam… ortaya koymuş, binlerce önemli adam devlet büyüğü, asker, hukukçu, edebiyatçı, sanatçı ebru, hat, cilt, musiki… Yetiştirmiş bir milletiz. Ancak bunların çok az bir kısmı bilinemeyen sebeplerle!, saydığım sanat vasıtalarının hemen büyük çoğunluğu ile, yeni nesillere ya ulaştırılamadı veya yanlış aksettirildi. Binlerce alt başlık altında incelenecek büyük kültürümüzün bir parçası da çiçek sevgisi ve merakıdır. Hangi milletin tarihinde 12 yankılarıyla 32 yıl süren ve adı bile bir çiçeğe sonradan verilmiş bir devir; lâle var? Hafızamı yokluyorum da, İngiltere’de 2 bölge arasında 30 yıl 1455-1485 sürmüş savaşa, adı hiç bir zaman savaşla bir araya getirilmeyecek bir çiçeğin adı verilmiş Güller Savaşı… Savaş ilginç, yakalarına sadece, York hanedanın beyaz, lancester hanedanının ise kırmızı gül takılıp savaşıldığı için! Bu adla anılan ve hanedanlık üzerinde hak iddia etmeye dayanan bu savaş üzerine bile düzinelerce sanat ve edebiyat eseri sunulmuş milletine. Son birkaç 10 yıldır horlanan, dışlanmak istenen, şimdilerde ise artık çok az bir kısmını kullana geldiğimiz büyük oranda İslâm odaklı kültürümüzün, iki temel kaynağı, Kuran ve onun canlı tefsiri Hz. Muhammed’in gerek tatbik ettiği, gerekse söylediği sözler imâ edilse dahi, kesintisiz bin yıl İslâm’ın bayraktarlığını yapmış milletimiz tarafından, hep baş tacı edilmiş en küçük ayrıntıya bile büyük değer verilerek gündemde tutulmuş, unutturulmamış, en önemlisi kültüre geçirilerek yaşanmıştır. Çiçekleri çok seven ve onları büyük özenle yetiştiren milletimizin, duygularındaki inceliği ve zarifliği hatta güzele olan tutkunluğunu, yetiştirdiği çiçeklerde görmek mümkün.

Bu tutku, devlet büyüğü-kayıkçısı, köylü-şehirlisi, fakir-zengini ile milletimizin genelinde görülür. Ayrıca bu sevgi; ev, bahçe, sokak, semt, mani, türkü, şarkılara ve çok çeşitli sanat eserlerine yansır, insanlara isim olarak konur.

İşte o ince ruhlu Türk’ün bu bağlamda çok değer verdiği ve sayısı 10’u bulmayan süs bitkisinin arasında iki çiçek devamlı ilk iki sırayı paylaşmış: Bunlardan biri gül ki ona hep, Hz. Muhammed (SAV) ‘in bir Remzi, en sevdiği çiçek, terinin kokusu olduğu inancıyla ilahi güzellik ve ihtişamı en güzel şekilde yansıtan çiçek olarak bakılmış, gül görüldüğünde, ele alındığında, koklanırken, sağ el, kalbin üzerine konup gül bağlamında, aslında Peygamberine ihtiramını yüzyıllarca salavatla tamamlayarak belirtmiştir.

İkinci saygı duyulan çiçek ise; şair Remzi Pala değil’nin lâleye Pîri sabâdan bu nefes şimdi degül Ezelîdür bu hevâ vü heves şimdi degül dediği, arapça yazılışı; Allah’ın büyüklük, ululuk, azamet, sertlik, öfke ve saygınlık anlamlarını içeren sıfatlarının hepsini kapsayan celâl isminin harflerine benzemesinden, yâni Allah kelimesindeki Elif ve lâm harflerinin lâle kelimesinde bulunması, her ikisinin ebced hesabıyla 66 sayısını vermesi, yine lâledeki arapça 3 harf lamelif, lâm ve he ile Osmanlı Devleti’nin amblemi olan hilâl ay kelimesinin yazılması, ayrıca lâle; bir kök, sap ve çiçekten oluşup, tevhidi remzetmesinden dolayı cevâhirî huruf harflerin cevheri veya şiirle dile getirilerek Yokdur bu âb u tâb ne mihr ü ne jâle çiğ de izhârı kudret eylemiş Allah bu lâlede denilmiş.

Zaman zaman gül ile boy ölçüşür şekilde, onun kullanıldığı yerlerde mimarî, çini, ahşap, Kuran, minyatür, ebru, halı, kumaşta tezyinat malzemesi olurken edebiyatçı ve mutasavvıflar onu şiir, kaside, naat ve münacatlara taşımışlardır. Bazen daha fazlasında kullanılmış, itina ile yetiştirilerek yeni türler elde edilmiş, belli dönemlerde değeri çok fazla artarak çiçeklerin şahının gül tahtını sallamıştır. Bugün sadece İstanbul’da Piyale Paşa, Hekimoğlu Ali Paşa, Rüstem Paşa, Hadım Ali-İbrahim Paşalar, Mehmet Ağa Camileri ile Haseki Hürrem, Şehzade Mehmet türbeleri gibi çeşitli tarihi eserlerde, 200 çeşit nefis lâle motifini görüyoruz.

Bu motiflerin belki de en anlamlısı Edirne’deki Selimiye Camii’nin müezzin mahfili kenarındaki mermer sütunların birinde yıllar önce gördüğüm, kabartma ters lâle motifidir ki rivayet muhtelif olmakla birlikte, akla en yatkın rivayet; cami yapılırken, alanda evi bulunan bir kişinin, uzunca uğraşlardan sonra yıkıma müsaade etmesi, dolayısıyla da onun aksiliğinin böylece belirtilmesidir. O zaman, tarihte bu çiçekle özdeşleşmiş bir devire adını veren milletin âmâ bir ferdi de böyle bir motif çizebilir diye düşünmüştüm.

1734 yılında Revan seferi sırasında ölen Türk veziri ve şairi aynı zamanda hattat ve divani yazının ustalarından İzzet Ali Paşa’nın, Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunan, Sultan Ahmed’e yazdığı lâle redifli kasidenin gazel kısmında, Mazhar-ı İsm-i Celâl olmasa hakkâ lâle Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle beyiti, milletimizin niçin bu çiçeğe fazlasıyla ihtiram gösterdiğinin sanki özeti.

Lâlenin, Cengizhan’ın 1155-1227 Orta Asya’dan batıya seferiyle Anadolu’ya geldiği, böylece Anadolu’daki Türkler tarafından tanındığı tahmin edilmekte ve 10. Selçuklu hükümdarı Alâadin Keykubat’ın 1192-1237 Konya’daki saray bahçelerinin düzenlenmesinde bolca kullandığı, Vakıfnâmelerin tetkikinden şüphe bırakmayacak şekilde anlaşılmıştır.

Bir kültür öğesinin geçmiş uygarlıklarda kullanılıp, kullanılmadığı, onların para, abide ve eşyalarına bakılarak anlaşılır. Roma ve Bizans dönemlerinde böyle bir şeye rastlanmamıştır. Lâle’yi dünyada ilk defa şiirlerinde kullanan kişi Hz. Mevlânâ 1207-73 olmuştur. Rubailerinde “Bir göz ki, bakışı o güle ve lâleye dönmüştür” “Can, hep o lâle bahçesinden söz açmaktadır” “Ey lâle gel de sen yanağımdan renk al” der. İstanbul’un fethinden sonra şehir imar edilirken bizzat Fatih’in emri ile yeniden düzenlenen bahçeler lâlelerle süslenmiş, Bu gelenek, batılının muhteşem Türk dediği Kanûni zamanında, yine muhteşem bir şekilde devam ettirilmiştir.

Lâle hakkında bilgi veren batılı yazarların ilki, Fransız Hekim P.Belon, 1546 yılında çıktığı araştırma gezisinde İstanbul’da kalmış, lâleden kırmızı zambak olarak bahsetmiştir.

Avusturya İmparatorluğu’nun İstanbul’daki elçisi Busbek 1522-92 1554 yılında İstanbul-Edirne arasındaki bahçelerde, o tarihlerde Avrupa’da hiç tanınmayan bu bitkiyi görür. 2 yıl sonra soğan ve tohumlarını memleketine götürerek imparatoruna takdim eder.

Kısa sürede üretilerek saray bahçelerini süsleyen lâleyi, İsviçreli botanikçi C. Gesner, 1516-65 1559 yılında Augsburg’da bir bahçede görür ve 1560’da yazdığı kitapta bu çiçekten bahseder T. Turcarum -Türk lâlesi- adı verilip ilk defa yurt dışına çıkarılan bu türe, T. Gesnerium ismini verip bahçe formlarının kökenini oluşturur ve ilmi bakımından Avrupa’da tanınmasına yol açar.

Bundan sonra lâle, 1582’de İngiltere, 1607’de Fransa’ya yayılır. Ama asıl Avrupa’da ticari bir meta haline gelmesi Hollanda Leiden Üniversitesi Profesörü C. Clusuis sayesiyledir 1591. Bu zat lâleyi geniş mikyasta üretip, yeni çeşitler elde etmiştir.

Millî bir kriz nedeniyle lâle soğanlarının teminindeki güçlük ve inanılmaz fiyat artışları bu tarihlere rastlar. Bu kişi 1601’de yayınladığı kitabında İstanbul da 2 çeşit lâle’den bahseder, Kefe Kırımın güneyindeki bir bölgeden 16. ve 17. yy’da getirilen bu lâleden Evliya Çelebi, seyahatnamesinde bahseder ve Kavala. Süs bitkileri, dünyada pek çok ülkenin millî sembolüdür; zambak; eski Fransa, deve dikeni; İngiltere Ana Britanica Ansiklopedisi’nin üzerindeki yabani çiçek, çınar yapraklı akçaağaç; Kanada, sedir ağacı; Lübnan bayraklarını süsler. Türk ve Türkiye ise asırlar boyu hep lâle ile anılmış. Dikkatinizi çekti mi bilmem, 2002 yılı başından itibaren Eskişehir yolu üzerindeki Turizm Bakanlığı girişinde 3 sembol durmakta.

Türkiye’yi tanıtma bağlamında seçilen karşılıklı, 2 adet 2×3 m’lik renkli ve ışıklı panonun birine, 12. yy ’da Bizans hükümdarı Manuel Komnenos tarafından yaptırılan Kız Kulesi, diğerine ise doğu Hıristiyan kiliselerini süsleyen, muhtemelen İstanbul’daki bir kiliseden alınmış havari İkonu girişte size merhaba derken, üçüncüsü ise 20 metrelik beton yolun sonunda Bakanlık duvarına asılı, uzunluğu bir metre kadar olan genelde geceleleri belli, belirsiz seçilebilen, ışıklı 16. yy’dan lâle motifi!… Osmanlı’nın 1714 yılında Venedik’le, 2 yıl sonrasında Avusturya ile kapışmalara son veren 21 Temmuz 1718 tarihli Pasarofça Antlaşması ile, 1730 yılında padişah 3. Ahmed’in tahttan indirilmesi, Damat İbrahim Paşa’nın öldürülmesi ve devrin önemli şâiri Nedim’in bir rivayete göre öldürülmesi ölümüyle biten, 3. Ahmed’in 1703-30 ikinci saltanat devresine, Yahya Kemal Beyatlı tarafından, meşrutiyetten sonra verilen adla anılan ve tarihi sevdiren adam Ahmet Refik’in aynı yıllarda dönemi anlatan, 1908’de İkdâm Gazetesi’nde 9 bölüm halinde tefrika edilip, 1912’de kitaplaştırılan bu devir için yaşandığı devirden 200 yıl sonra Lâle Devri deyimi ilk defa kullanılmış, tarih literatürüne böylece yerleşmiş, batılılarca da benimsenmiştir.

Bu kitap sadeleştirilerek 1973 yılında 2. defa basılmış, şimdilerde ise Timaş yayınları arasında yeni baskıları bulunmakta. Esasında Lâle Devri; 15. asırda Fatih Sultan Mehmed’in batıda yeni bir medeniyetin başladığını görüp, bundan istifade etme zihniyetinden sonra, imparatorluğun kendi idrakiyle Avrupa medeniyetinden faydalanmayı bir ihtiyaç halinde hissettiği devirdir. Nevşehirli Damat İbrahim Paşa’nın imparatorluk dahilinde Pasarofça Antlaşması’nın sağladığı barış sürecinden de istifade ederek, bir sulh ve sükûn devri açıp, devletin iç bünyesinde yenilikler yapmak, imar faaliyetlerinde bulunmak gibi uzak görüşlü bir idareci anlayışına dayanan; kâğıt fabrikası açmak, matbaa kurmak, matbaacılığı yaygınlaştırmak gibi geç kalmış kültür ve kalkınma hamlelerinin yanı sıra, İstanbul’a saray, konak, köşk, cami, medrese yaptırarak, imar faaliyetlerinden doğacak medeni zevkin gelişmesi de amaçlanmıştı.

Bu devirde aşırı bir lâle merak ve modası da her yanı sarmış, çılgınlık derecesinde bir saltanat gözlemlenmiştir. Milletimizin huyu, bir şeyi benimseye görsün abartı sonsuz. Padişahından kayıkçısına herkes bu çiçeğe önem veriyor. Güzel sanatlarla meşgûl oluyor, geziyor, dinliyor, okuyor, seyrediyordu. İstanbul bu haliyle klasik Şah Abbas dönemi isfahanını geride bırakmış, Avrupada ise, Regence devrinin Paris ve Versailesi’ndeki ihtişamdan geri kalmıyordu. Bütün bunlarla Osmanlı; bir bakıma, çoktan geride bıraktığı ihtişamlı klasik devrini yakalamaya çalışıyordu.

Yönetime bu zevk ve eğlence hayatı ile bir bakıma, ihtilâl ve savaşlardan bıkan İstanbul halkını ve İstanbul’u taklit eden diğer şehirleri bunlarla oyalayarak, yapılacak Avrupai yenilikleri, bir kısım halkın taassubunu tahrik etmeden gerçekleştirmek gibi iç siyaset de güdülüyordu. Devlet hizmetinde bulunanların çoğunluğu toplantılarını gece gündüz zevk ve eğlence, çalıp söylemeyle süslemişti. Şairlerden Abdi, bu havaya öyle kaptırmıştı ki kendini Osmanlı ülkesi değil harap olmak, 4 yanını düşman alacak hale gelse biz zevkimizde olalım derken, devrin baş şairi Nedim, savaş dönemi geçti, şimdi eğlence ve içki toplantıları dönemidir veya gülelim eğlenelim kâm zevk alalım dünyadan diyordu. Nasıl! Bugünkü halimize benziyor mu?

Devrin bir diğer özelliği de başını, şairlerin reisi; Osman Zâde Taib’in çektiği, dilde sadeleşme akımıdır. Doğal çiçek ve meyve motifleriyle devrin özelliğinin aksettirildiği Topkapı Sarayı’ndaki yemiş odası, lâle devrinin ilk eseri olup, Üsküdar’daki 3. Ahmet Çeşmesi dönemin en güzel yapıtı, 3. Ahmed Kütüphanesi, Arap Kapı Çeşmesi, Damat İbrahim Paşa külliyesi sebil ve çeşmeleri devrin özelliklerini belirtir yapıları oluşturuyordu. Dikkate değer bir dinlenme devri yaratmaya çalışan İbrahim Paşa’nın ki 110 yıl sonrasının Tanzimat fermanına göre daha elverişli şartlarda oluşmuştu gayretine en büyük ket; yine bir Türk kökenli İran Şahı Nadirşah Avşar’ın 1723’ de başlattığı savaşla vuruldu. Savaştan, önceleri etkilenilmediyse de 1730 yılında savaşın boyutları büyüyerek, bütün şiddetiyle hissedildi. Harplere çoktandır ordu başında katılmayan padişah ve sadrazamın katılacağı söylense de, bu gerçekleşmedi. Beklenen bir ihtilal için zemin oluştu. Yanlış olarak hamam tellağı olarak vasıflandırılan, sadece ortak olduğu hamamdan gelir elde eden, Arnavut asıllı bir levend, Patronalı Halil tarafından 1730 yılında gerçekleştirilen ihtilalle, devire son nokta kondu. Esasında devir yankılarıyla 1750 yılına kadar devam etmiş, bundan sonra da lâleye karşı millet olarak sevgimiz eksilmiştir.

İlim dili Latince ve belli başlı batı dillerindeki kullanımı, dilimizde sarık, külah ve de hani şu uğrunda fırtınalar koparılan türban manalarına gelen Tulipa olup, kelimenin Tülbend kelimesinin Fransızca ’ya adaptasyonundan geldiği etimolojik olarak ifade edilir.

Arap, İranlı ve Yunanlılar ise, kullandığımız şekle bir harf ekleyerek lales şeklinde kullanırlar. Kullandığımız şekliyle ise kelime: Toroslar, Doğu Anadolu ve İran’da pek çok bulunan yabani lâlelerin büyük bir kısmının rengi olan, mercan kırmızısı anlamına gelen lâl kelimesinden devşirilmiş. lâle: halk arasında yanlış olarak lâle ile ilgisi olmayan Eşek, Girit, Dağ, Manisa, Zağra, Ters, Bitlis, Taş lâleleri ile gelincik, şakayık ve lâle ağacı gibi bazı çiçekler için de kullanılmıştır.

Çiçekleri parlak, renk çeşitliliği bakımından sadece gül ile yarışabilecek zenginliğe sahip tam siyah ki bitkilerde mümkün olmayan bu tek renk hariç gök kuşağındaki bütün renk ve nüansları ile serileri verir gözler önüne. Lâle aşığı Fransız yazarı Aleksandr Dumas’ın 1802-70, 1850 yılında yazdığı, la Tulipe Noire Siyah Lâle adlı kitapta; siyah lâle yetiştirmek isteyen, kahramanları gerçek hayattan seçilmiş 2 kişi arasındaki inanılmaz olaylar anlatılır.

Dünyada 100’ den fazla, ülkemizde doğal olarak 14 türü, mutasyon ve melezlemeyle elde edilen 8000’den fazla kültür çeşidi bulunan ve sayıları her geçen gün artan lâlenin, sadece 20 kadarı ticari değere sahiptir. En büyük lâle ihracatçısı Hollanda’da üretim alanlarının yüzde 70’i bu 20 çeşide ayrılmıştır.

Tabiatta bulunan yabani lâlenin çiçeği yalın kattır. Tabii olarak mevcut olmayan katmerli lâlelerle, papağan tipindeki lâleler, diğer bahçe lâleleri gibi, yabani lâleden elde edilmiştir. Şekil olarak; kozalak, çan, papağan, nadiren nilüfer ve yılbaşı çiçeklerine benzer çiçekleri bulunan lâlenin, çiçek büyüklüklerine gelince, genişliği 20 cm olan kırmızı lâleler olduğu gibi, dışı beyaz içi sarı, çok küçük çiçeğin, bir sap üzerinde olduğu türlerde vardır.

Genel olarak soğanı yılda bir defa çiçek açıp sap üzerinde tek bir çiçek bulundurmakla birlikte; yabani lâlelerden 3 çeşitte sapta 2-9, bahçe lâlelerinin yalın kat geç açan kırmızı ve beyaz çeşitlerinde bir sap üzerinde birçok, kuvvetli topraklarda yetiştirilen bazı bahçe lâle türlerinde ise arızi şeklinde bir sap üzerinde yine birçok çiçek verirler. Çok çeşitli renkleri olsa da, lâlelerin bir kısmında, 2-3 rengin muhtelif karışımları görülür.

Bukalemun denilen çeşitlerde ise renkler, beyaz-kremden zamanla pembeye dönüşür. Tıpkı arızi şekilde bir sap üzerinde birçok çiçek açan lâleler gibi… Lâleler çiçek sap uzunlukları bakımından ise; tatlı leylak renkli ve çok büyük çiçekli kültür formlarında 90 cm’ye ulaştığı gibi, yabani lâlelerden koyu pembe renkte küçük çiçekli bir çeşitte, uzunluk 7-8 cm kadar olmakla birlikte, genelde uzun saplıdırlar. Zambakgillerden soğanlı ve otsu bir çiçek olan lâle bilinen 3 türlü soğan; katı yumru, pullu, adi, hakiki, zarlı sınıfından, herkesin çok iyi bildiği yediğimiz soğan, sümbül, sim’in dâhil olduğu adi soğan sınıfına girmesine rağmen onlardan simetrik olmaması ile ayrılır. Soğanın dışı, koruyucu kabuk denilen esmer renkte ince bir zar ile kaplıdır. Kabuğun iç kısmı seyrek tüylü ve çıplaktır. Bu özellik lâle türlerini ayırmada kullanılan en önemli ayıraçtır.

Lâle soğanı; içinde kök, yapraklar, sap, çiçek ve gelecek senenin soğan taslakları bulunan küçülmüş bir bitki gibidir. Olgunlaşmış bir lâle soğanı uçtan kök tablasına doğru tam olarak ortadan kesilirse bunlar açıkça görülür. Soğan büyüklükleri, türlere göre değişmekle birlikte, tam gelişmiş en iri soğan çevresi 12 cm’i biraz geçer. Ağırlıklarına gelince, iri soğanlar 46 gr, orta irilikte 14 gr küçük yavru soğanlar 7 gr gelmektedir. Soğuktan pek etkilenmeyen, seyrek olarak hastalanan, hastalansa da fazla zarar görmeyen bir yapıya sahiptir. Peyzajda aranan özellik olan çiçeklenme tarihleri bakımından; erken orta ve geçci olarak ayrılırsa da başlıca unsurları; ömürlerinin kısa 1 ay, çok nadir bulunan 2 yabani tür; sarı çiçekli T.silvestris ile bronz renkli T.persica’nın güzel kokulu olması dışında belirgin kokularının bulunmamasıdır. Lâleye adeta aşık olan milletimiz, bu çok sevdiği çiçeğin adını, bazen tek, bazende gül ile karışık olarak, sevdiği her şeye cömertçe vermiş; 16 yy’da çevrede yaşayan ve lâle yetiştiren lâleli dededen derviş aparma lâleli semtine, yine bu semtte 1763 yılında 3. Mustafa tarafından yaptırılan zarif lâleli camiine, Sadettin Arel tarafından bulunup lâle-Gül ismiyle Türk musikisine kazandırılan birleşik bir makama (17. yy da kullanılmış yine bir birleşik makama da, lâle ruh denmiş), lâle adları, özellikleri yetiştirme yöntemi ve satış fiyatlarına ilişkin lâlename isimli kitaplar yayınlanmış, lâlenin konulduğu altın, gümüş, seramik veya camdan yapılan lâlelik ya da lâledanlar zamanın nadide sanat eserleri olmuş, ağaçtan meyve koparmak için kullanılan 3-4 çatallı sırığa, eskiden esir veya ağır suçluların boynuna geçirilen demir halkaya, denizcilikte filika dümeninin çıkmaması için kullanılan halata lâle halatı, eski toplarda, top ağzı ile bilezikteki pime kadar olan bölüme, yine Ankara’da bir semte lâlegül, çocuklara isim olarak verilmiştir. Divan edebiyatında şarap kadehi ve aşığın göğsündeki yara sızısının ismi, hep lâle olmuş.

Mehmet Turan Yarar’ın ve Oğuz Şenler’in bestelediği lâleler el pençe nergisler uşak boydan boya Isfahan, devrin hemen her yerinde büyük rol oynayan şair Nedim’in herkesce ezbere bilinen Lâle Devrini en güzel aksettiren 8 mısralık Erişdi Nev-bahar eyyâmı açıldı gül-i gülşen Çerağan vakti geldi lâle zarın didesi ruşen Şiirinin, Arif Sami Toker tarafından Nihavend makamında bestelenen şarkıları ile Mahmut Nedim Güntel’in yazdığı ve rahmetli meslektaşımız İsmail Baha Sürelsan’ın Neveser, Teoman Alpay’ın Buselik makamlarında besteledikleri lâleler her yıl açar bak mesti naz hep uykuda şarkılarını da muhakkak bir yerlerde bulup dinleyin, benden hatırlatması. Lâle devrinde sayısı binlerle ifade edilen şiirlerden başka, bu çiçek için Gonce-i lâlezar-ı bağı kadim ve Esmâ-ı lâle ve zerrin gibi başlı başına lâleden bahseden kitaplar da yazılmıştır.

Lâle dönemi çiçekçi başısının, çiçeklerin terazisi Mizânül Ezhar isimli eserinin 1. bölümünde, bir lâle çeşidinin değerli olabilmesi için muhtaç olduğu 20 güzel özellik verilmiştir. Münir Aktepe’nin 1952-54 yıllarında yayınladığı eserin, Osmanlı dönemi lâle çeşit isimleri, özellikleri, yetiştiricileri özgeçmişleri ve lâle soğanlarının satış fiyatları yönünden, önemli bir araştırma olduğunu burada tersim edelim. Sadabat ve lâle safaları hakkında meydana getirilen eserlerin sayısı ise oldukça kabarık. Şairler lâlenin her anını inceleyip şiirler yazmıştır. Meselâ; çiçeklerin 6 eşit taç yaprağının oluşu, taç yaprakların müstakil ve uç taraflarının birbirinden ayrık, kokusuz, çiçek ağzının açık ve ortasının boş, içinde siyah benek, kök kısmında yeşil yaprağının oluşu: Bazen şiirlerde, Lâle-bahar mevsimi; lâle-hazan, lâle-saba, lâle-jâle arasında ilgi kurulur… ve de lâle; şekil olarak taç kadeh, sürahi sebû (testi), hokka, külah, kâse, maşraba, micmer, küpe, gürz, sapan, baston, gamze, parmak, kılıç, hançer, muşamma, mecnûn, ferhad, şahid, sâki, mevlevi, sancak beyi, kalender asker, melek, hizmetkâr, bostancı… sayısı 74 olan ve sevilebilecek her şeye benzetilir. (Klâsik Türk Şiirinde lâle, Ahmet Kartal Akçağ Yay. 1998) Lâleye bir çok güzel isim takılarak şiir yazılsa da en çok, lâle genel ismiyle şiir yazanlar arasında devrin şeyhülislamları da bulunmakta.

Lâle renklerinden en çok; kırmızı ile birlikte aynı mânâ’ya gelen al, hamrâ, sürh, ahmer, lâl, lâlin, kızıl gibi kelimeler ve mavi kebûd, açık sarı kibriti, lâle-i zerd, Dûhâni siyah, leylâki mor, sefid beyaz, açık mavi, turuncu, laciverd şairlerin dilinden düşmemiştir. Kânuni 1495-1566 döneminde, İstanbul’da yetiştirilen ve köken olarak kefeden getirilmiş, uçları sivri, ince ve uzun, çiçekleri bademe benzeyen İstanbul veya Osmanlı lâlesi bulunmaktadır. Bu çeşidi ilk ıslah eden de devrin şeyhûlislamı Ebusuuddur. Elde edilen bu ilk lâle çeşidine cennet nuru Nur-ı Adn ismi verilmiştir. 200 civarında çeşidi bulunan İstanbul lâlesi, lâle devrinin sona ermesiyle önemini kaybetmiş ve 1750’lerden itibaren tamamen yok olmuştur.

Bütün bu bilgileri; kitap biriktirmede üstadım Ali Emiri Efendi kütüphanesinde bulunan yazma eserlerden; Cerrahpaşa Cami imamı Mehmet bin Ahmet Ubeydi Efendi’ye ait 1699 200 kadar çiçek yetiştiricisi (Şukûfeci) kayıtlı ve Tabib Mehmet Aşki’nin 1779 tarihli eserlerinden öğreniyoruz.

Tabidir ki lâleye bu kadar önemin verildiği bir devirde çiçekçilikle ilgili meselelerin çoğalması, uzmanlardan oluşan bir kurulun kurulmasını gerektirmiş. Sultan İbrahim 1615-48’in emriyle, Sarı Abdullah Efendi isimli bir zat, çiçekçibaşı Ser Şükûfe olarak görevlendirilmiştir. 4. Mehmed 1641-92 döneminde de bir Çiçek Akademisi Encümen-i Daniş kurulmuştur.

Burada yeni çeşitler incelenmiş, isimlendirilmiş, çiçeklerin özellikleri, soğanın sahibi kaydedilmiştir. Zaten Osmanlı’nın uzun süre ayakta kalması hep bu kayıt sistemine bağlıdır. Hâkim olduğu yerlerdeki cadde sokak, ev ve nüfus, arazi varlıkları hepsi ayrıntılarıyla kayıtlanmıştır. Elime en son geçen 2000 yılında basılan Yabanabad (Kızılcahamam) kitabı. Okudukça inanamadım. Her şey kayıtlı… Neyse bu çok uzun konuyu başka bir makalede anlatırım…

Osmanlı’da lâle çeşitlerine verilen isimler, genelde Arapça ve Farsça olmakla birlikte Cüce moru, Sahipkıran, Narçiçeği, Pabuçcu, Altınsarısı, İbrahim Bey Alı, Aşçımoru, Gülcübaşı, Kızılbıyıklı, Keresteci, Pençe, Erik dibi, kalaycı Beyazı gibi Türkçe isimlerde verilmiştir.  1600’ lü yılların sonunda lâleye olan ilginin olağanüstü şekilde artması ve buna bazen, ünlü lâle soğanlarını elde etme isteği eklenince, bazı lâle soğanlarının fiyatları aşırı yükselmiştir. Aşırı fiyat artışını önlemek için 1725 yılında lâlelerin fiyatını tespit eden bir liste narh defteri hazırlanmıştır. 28 Haziran 1726 tarihli defterde 239 lâle’nin ismi kayıtlıdır. En yüksek fiyat; 50 kuruş-7.5 Cumhuriyet altını ile Nîze-i Rummânî Lâle Mızrağı isimli lâle soğanı için tesbit edilmiştir. Ağustos 1727 tarihli 2. listede 306 lâle ismi geçmekte, bu listede en yüksek fiyat yine, lâle mızrağı 200 krş ile birinci, sahipkıran 150 krş, Gülriz 100 krş ile ikinci ve üçüncü sıralara yerleşmiştir.

1725 yılında yazıldığı sanılan, Lâle Mecmuasından da biraz bahsetmeden olmaz. Bu mecmuada isimleriyle birlikte 50 kadar, İstanbul lâlesi çeşidi, renkli resimli olarak verilmiş, mecmuada bulunan resimler hayal mahsulû olmayıp İstanbul lâlesinin gerçek görüntüleridir. Kitap, şimdi Belçikalı Robert de Belder isimli koleksiyoncunun kitaplığında bulunmakta. Dünyada tek olan mecmuanın esas sahibi, merhum Ekrem Hakkı Ayverdi 1899-1984’dir. Bu değerli kitap, üstadın muhtemelen Osmanlı mimarisine dair, 4 büyük cilt tutan eserini bastırabilmek için gerekli mâli kaynağı sağlamak üzere, koleksiyonundaki diğer bazı kıymetli yazmalarla birlikte, 1960’lı yıllarda elden çıkarttığı tahmin edilmekte (İstanbul lâlesi, Prof.Turan Baytop Kültür Bak.Yay.1998).

Bu kitaplar İstanbul Fetih Cemiyeti tarafından da yayınlanmış, bilhassa, Türkiye dışı Osmanlı mimarisini kapsayan eserler serisidir. 1984 yılında bir kitapçı dostumdan ödünç alarak okumuştum. Bulabilirseniz tavsiye ederim. Zaten Avrupalıyı bu çeşitler mest etmiş ve Avrupa’da 1620-35 arasında yaşanan yani lâle Devri’nden bir asır önce Tulipomania lâle çılgınlığı modasına sebep olmuş, lâle fiyatları olağanüstü fiyatlara fırlamış, kadınlar en değerli mücevherler yerine, boyunlarına lâleleri asmışlardır.

Son zamanlarda, batı kaynaklı lâle çılgınlığı kitapları vitrinlerimizi süslemeye başladı bunlardan Mike Dash’ın yazdığını kitapların dünyasında tanıtmıştım. Şimdilerde Anna Pavord’un İngiliz aynı başlıkta yazdığı, İngiltere’de aylardır en çok satanlar listesinde. Lâle çılgınlığı kitaplarının esas kaynağı; 19. yy’da yaşamış Charles mackay’ın İskoç gazeteci “Halk Arasındaki Olağanüstü Hezeyanlar ve kitlesel çılgınlıklar” Extraordinary Popular Delusions and the Madness of Crowds adlı kitabıdır.

Lâle çılgınlığının klâsik anlatısı olan bu eser, 1841’de yayınlanmıştır. Çok çeşitli konulara değinen ve 16 bölümden oluşan 725 sayfalık kitapta lâle çılgınlığına ayrılan bölüm, sadece 8 sayfadır. Çok sayıda yazar bu 8 sayfayı hayalinde genişleterek çeşit çeşit lale çılgınlıkları yazmış… Şimdilerde ise Avrupa’da geliştirilen, Osmanlı lâlesine çok benzeyen 2 tür ile bahçeler tekrar süslenmeye başlamıştır.

Lâlenin Türkiye’den Hollanda’ya gidişinin 400. yılı dolayısıyla 18-24 Mayıs 1994 yılında, Kanada’nın başkenti Ottowa’da yapılan lâle festivalinin ana teması lâlenin anavatanı Türkiye’ye övgü idi. Her yıl yüzbinlerce turistin akın ettiği bu festival, 1951 yılından itibaren kutlanmakta.

Yurdumuzda 19. yy başlarında baroklaştırılıp başka biçimde stilize edilen lâle motifi, bu tarihten sonra önem verilmeyerek unutulmuş, ancak 1956 yılında İstanbul Belediyesinin aldığı bir kararla tekrar eski önemini kazanmaya başlamıştır. 1959 yılından itibaren Emirgân da, 1970’li yıllardan itibaren Ankara-Sincan ve yurdun çok çeşitli yerlerinde düzenlenen festivallerle bu çiçeğe gerekli ilgi tekrar sağlanmaya çalışılmaktadır.

Yabancılar tarafından lâlenin yurdumuzda ilk görüldüğü yer olan Silivri’de de 400 yıldır bu bitki üretilmekte, son yıllarda ise Hollanda’nın ortak olduğu üretim, yine bu ülke tarafından ithâl edilmektedir.

Merhum Prof. İ.Hakkı Baltacıoğlu’nun da değindiği gibi lâle iddiasızdır, sadedir, derinlikleri son derece ahenkli, renkleri hep kendine göre baygındır. Yazımızın başında değindiğimiz gibi onlarca defa batırıp tekrar dirilttiğimiz Türk devletlerine benzetirim lâleyi, tıpkı efsanedeki Anka kuşu gibi, tekrar kendi küllerinden doğar, belki de onun için demiştir büyük eğitimci, lâle Türk’tür diye.

Bilirsiniz lâle, çiçeğini verdikten sonra toprak üstü kısımları her yıl kurur, toprak altındaki yumru ise bir dahaki bahara, tekrar dirilip yaprak ve çiçek vermek için hazırlanır. Bu haliyle de, ahireti en çok tedai ettiren çiçektir lâle.. Gömülünen yerden, kalk emrine, hesap için uyandırılan meyyit gibi… Her ne kadar şair, Bir mevsim-i baharına geldik ki âlemin Bülbül hamûş havz teh-i gülistan harâp Alemin lâlesiz öyle bir baharına rast geldik ki, bülbül susmuş, havuz boş ve bahçeler perişandır. dese de bin yıl önce lâle olarak isim koyduğumuz, bir yolla Avrupa’ya gidip Tulip olan ve Kardinal, Düşes, Grandük gibi isimler alan bu nadide çiçek, son zamanlardaki yoğun gayretlerle aslına tekrar dönüp Kurt’dan sonra millî ritüelimiz olup, kendisiyle birlikte, her yönden ülkemizin gerçek kurtuluşunun sembolü olabilecek mi?

Çeşitli aymazlıklarla talan ettirdiğimiz ülkemiz ve terk ettiğimiz değerlerimiz için son sözü şair Ahmet Haşim’e veriyorum. Bize bir zevk-i tahattur kaldı Bu sönen gölgelenen dünyada doğru söze ne denir ki…

Oğuz TUNA

Ziraat Yüksek Mühendisi Yayın Dairesi Başkanlığı

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir